• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/semskiasireti
  • https://www.twitter.com/semski_asireti

SONSUZA KADAR BARIŞ, BİRLİK VE KARDEŞLİK İÇİN EL ELE

Üyelik Girişi
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam128
Toplam Ziyaret3453013
ŞEMS KİMDİR
ŞEMSKANLILARIN TARİHİ
ŞEMSKANLILARIN SOY AĞACI
BÜYÜKLERİMİZ
DRAMATİK HAYATLAR
SİTEMİZİ BEĞENİN
Saat
SELAHADDİN-İ EYYUBİ'NİN HAYATI
..

Selahaddin-i Eyyubi (1137-1193)

Günümüzde hala Selahaddin-i Eyubi Kürtmü yoksa  Türkmü  tartışmaları gereksiz bir şekilde sürüp giderken, selahaddin-i kısaca tanıyalım; Müslümanların en sıkıntılı dönemlerinde adeta hastayı ayağa kaldıran Selahaddin aynı zamanda bir alçak gönüllülük, merhamet ve iyilik âbidesidir. Karşısındaki kim olursa olsun onu büyük bir sabır ve dikkatle dinleyen , fikirlerine hürmet gösteren bir komutandır. İslamın hem adaletini zenginliğini bütün dünyaya göstermiştir.

 

Kudüs'te namaz kılabilmeyi dünyanın bütün hazinelerinden daha değerli bulan Selahaddin’ın savaş teknikleri ve üstün cesareti de tartışmasız her insanın sahip olamayacağı bir lütuftur.

Selahaddin-i Eyyubi'nin 1187 yılında çizilmiş olan bu portresi İtalya'nın Flaransa kentindeki UFFİZİ sanat Galerisinde sergilenmektedir.

 

Selahaddin’in Kürtmü, Türk mü  tartışmalarına, orijinal nüshası Libya’nın İskenderiye  kütüphanesinde bulunan ve Fransız yazar Genevieve Chauvel tarafından Romanlaştırılan “Ben Selahaddin” isimli kitapta  Selahaddin’in kendi el yazması günlüklerini yayınlanarak nokta konulmuştur.

 Selahaddin Günlüğünde  aynen şöyle anlatıyor kendini; “Önce, ben Kürdüm. Ramadi aşiretindenim. Bu aşiret, Kürdlerin en eski ve asil aşiretlerinden biridir.Aşiretin yerleşik yeri, Batı Azerbeycandır. Dedem Şadinin babası Mervandan önceki soyumuz üzerine fazla bilgim yoktur. 

 12.yy'e ait el yazmasından bir selahaddin tasviri

Bizim beşiğimiz sayılan Dovin, 10. yüzyılda Küçük Ermenistan’ın başkenti idi.Buraya İç Ermenistan da diyorlardı. Amcam Şêrkoh ve babam Eyup Dovin’de dünyaya geldiler. 1128’de Dovin Türkmenlerin saldırısına uğradığında, dedem Şadi iki oğlunu ve karısını yanına alarak, canlarını Türkmenlerin acımasız katliamından zor kurtarmışlardır. Türkmenler acımasız bir katliam, büyük bir tahrip vevicdansızca bir talanla Dovin’i yerle bir etmişler. Bununla birlikte,bizimkiler de bütün varlıklarını Türkmenlere kaptırmışlar, sadece canlarını kurtarabilmişlerdir.

Bu katliamdan kurtlan dedem Şadi, Bağdat’ı hedef alarak güneye doğru kaçmaya devam ediyor. Bağdat, o sıralar halifeliğin merkezi ve Selçuklu hanedanlarından Melik şah’ın oğlu Sultan Muhammed tarafından yönetiliyordu. Dedemin eski dostu Behruz da burada vezirdi. Bu Behruz, daha önce Dovin’de bir esirdi. Dedem bunu buradaki esaretten kurtararak, İsfahan'daki Selçuklu sarayında prenslere öğretmen olmasını sağlamıştı. Sultan Muhammed Bağdat’a yönetici olunca, hocası Behruz’u da buraya vezir yapmıştı.” 

“Bağdat’a vardıklarında dedem Şadi, eski dostu ve Bağdat Veziri Behruz’u görebileceğini ve ondan yardım alabileceğini düşünüyordu. Aile Bağdat’avardığında doğruca saraya gittiler. Vezir Behruz, dostu Şadi’yi çok iyi karşıladı. Hal hatırdan sonra Şadi olanları Behruz’a anlatıyor. O da büyük birdikkatle dostu Şadi’yi dinledikten sonra, “Şadi” diyor “Allah seni bana gönderdi. Pek yakında Tikrit’i aldık. Orada yöneticimiz yoktur. Seni Tikrit’e yönetici olarak atıyorum ve bundan sonra senin unvanın ‘Dizdar’ olacak.En kısa sürede Tikrit’e gideceksin, görevine başlayacaksın.”

“Tikrit’e geldikten kısa bir süre sonra dedem Şadi öldü. Mezarı Tikrit’tedir.Yerine büyük oğlu babam Eyup geçti. Babama da ‘Necm ed-din’ unvanı verildi. Dinin yıldızı. Babam, Iraklı bir aşiret reisinin kızı El Harimi ile evlendi. Buevlilikten ağabeyim Şahin şah ve Turan Şah, sonra üçüncü oğul olarak, 1137’de ben dünyaya geldim. Ama tanrı, beni çok ilginç bir şekilde dünyaya gönderdi.

Amcam Şêrkoh, vezirin çok sevdiği hukukçu bir gence kızıp, bir kılıç darbesiyle kellesini uçurunca, vezir de babamın bütün yetkilerini elinden alıyor ve “şafak atmadan Tikrit’i terk et, yoksa daha çok kelle uçacak’ diyor. Bunun üzerine bütün aile, hemen yol hazırlıklarına başlıyor. Tam bu sırada, ben annemi sıkıştırıyorum ve kadınlar bölümünde annemin sancıları tutuyor. Şafak atmadan beni bir kundağa beliyor, bir hizmetçinin kucağına tutuşturuyorlar, kervan Musul’a doğru yola koyuluyor. Ancak ikinci günü akşam, kervanın konakladığı yerde benim doğumumu kutluyorlar. Babamın anlattığına göre; çokcılız ve çelimsiz bir çocuk olduğum için, öleceğimi düşünerek, istemeyerek bana Yusuf adını veriyor, ikinci adımı da Selahattin koyuyor. Daha sonraları Selahattin benim birinci adım oldu.”

“Babam Eyup Tikrit’ten sürüldükten sonra, hedefi Musul olarak seçiyor ve yoluna devam ediyor. Çünkü Musul’un yöneticisi Zengi babamın çok iyi bir dostu idi.Ben doğmadan önce 1132’de, Tikrit yakınlarında, Zengi Selçuklulara yeniliyor vekaçıp babama sığınıyor. Babam da, Zengi ve adamlarının canını kurtarıyor veMusul’a yeniden dönmesine yardımcı oluyor. Aile Musul’a vardığında Zengi, dostu Eyüp’e vefa borcunu fazlasıyla ödemeye çalışıyor.  

Bize Dicle’nin kenarında büyük bir bahçenin içerisinde, taştan ve çamurdan yapılmış çok büyük iki katlı bir ev verdiler. Musul’un çevresi uçsuz bucaksı zokaliptüs ormanlarıyla kaplıydı. Bahçemiz portakal, limon ve diğer bütün meyveağaçlarıyla doluydu. Annem son derce becerikli ve zevkli bir kadındı. Bin birçiçekle dolu olan bahçemizi daha da zenginleştirerek gerçek bir cenneteçevirdi. 

Zengi’nin düşmanları da çoktu. İran Selçukluları, Şamdaki Nusayriler,Diyarbakırlı ve Erbilli Kürdler ve batıdan gelen Franklar. Biz Musul’a varırvarmaz, babam ve amcam da Zengi’nin ordusuna katılarak Frankları denize dökmeyegittiler. Annem üç oğluyla yalnız kaldı. Benim çelimsizliğime çok üzülen annem,bütün zamanını bana ayırıyor, beni ipek kundaklara beleyerek büyütüyordu. 

Zengi, Şam ve çevresinde stratejik önemi olan bir çok kaleyi alıyor, bunların en önemlisi olan Baalbek’e babamı komutan olarak atıyor. Babam buraya yerleşir yerleşmez, bizi Musul’dan almak üzere adamlarını gönderiyor. Ben artıkbüyümüştüm ama babamı hiç görmemiştim ve sesini hiç duymamıştım. Sadece beni ipekli ve kokulu kundaklara beleyen ve güzel sesiyle ninniler söyleyen annemin sesini duymuştum. Baalbek’e vardığımızda, altın takılarla bezenmiş ipekkalpaklı resmi elbiseler içerisinde bizi karşılamaya gelen babamı görünce,korkudan ağladım ve annemin arkasına saklandım. Ayrıca bu heybetli adamın,annemin gözlerine bakarak ağladığını gördüm. Annem de bu heybetli adamı tesellietmeye çalışıyordu. Büyüdükten sonra öğrendim ki, babam bizden ayrı kaldığı üçyıl içerisinde başka bir kadınla evlenmiş, annemin de bundan haberi yokmuş.”

 “Ben çok güzel bir şehir olan Helipolis’te büyüdüm. Babam buraya bir camive sofiler için de bir manastır yaptırdı. Babamı resmi elbiselerinin dışında vegeleneksel Kürd kıyafetlerinin içinde görebilmek için, hep ikindiyi beklemek mecburiyetindeydim.

Amcam Şêrkoh, ağabeylerime savaş oyunlarını öğretmeye başladığında, bençelimsiz halimle onları kıskanırdım. Bu arada okula başladım. Hocalarımsufilerden oluşuyordu. Okumayı öğrendikten sonra, en çok okuduğum sufilerdenGazali beni etkilemiştir.

Bize bu güzel yaşamı sağlayan Zengi 14 Eylül 1146’da öldürüldü. Kısa bir süre sonra Şam’ın büyük ordusu kapımıza dayandı. Amcam Şêrkoh’un girişimleri sonucuçok sayıda Kürd aşireti bizi destekledi. Taraflar büyük kayıplar verdiler.Babama pazarlık yapmaktan başka çare kalmamıştı. Böylece Baalbek eski sahiplerine verildi. Buna karşılık Şam’da bir ev ve arazi aldı, böylece Şam’ataşındık. Amcam Şêrkoh gizlice Zengi’nin adamlarıyla buluşur, Halep yöneticisi Nurettin’e katılır. Burada Franklara karşı başarılı savaşlar yaparlar. Bu daŞam komutanını korkutmaya başladı.

Şam’da hocalarım artık Sufiler değildi. Burada matematik, tarih ve coğrafya derslerini sevmeye başladım. Hocam Abu Taman, Kürd dili, tarihi vegeleneklerini bana öğreterek, benim bütün hayatımı değiştirdi ve hayatım boyunca onun etkisinden kurtulamadım.”

“24 Temmuz 1148’de sabahı Frank ve Alman birleşik ordusu Şam’ı kuşattı. Bunlar daha önce Kudüs’ü almışlardı, sıra Şam’a gelmişti. Çok kanlı çatışmalar oldu.Franklar, Arapların da biz desteklemeye geldiklerini duyunca, savaşmayı bırakıp kaçmaya başladılar. Savaşı kazandık ama çok sayıda ölü verdik. Bu savaşta büyükabim Şahinşah da hayatını kaybetti. İki küçük oğlu öksüz ve karısı dul kaldı.Babam çok üzgündü. İlk defa bana yaklaşarak başımı okşadı,‘artık sen benimikinci oğlumsun’ dedi ve ben çok mutlu olmuştum. 

Savaştan kısa bir süre sonra vezir öldü. Sultan da babamı komutan olarak atadı.Muhtemel Arap saldırılarına karşı tedbir alıyordu. Artık babam benim atlarabinmeme ve savaş oyunlarını öğrenmeme izin vermişti. Ama şunu unutmamam gerekiyordu:  ‘Ben bir Kürdüm ve Başkomutanın oğluyum.’ Artıkince bedenim ata binmeme çok uygundu. Bu da beni sevindiriyordu. 

Halep Komutanı Nurettin,  komutanı Şêrkoh’u babama gönderiyor, güçleri birleştirmek istediğini söylüyor. Babam da bunu kabul ediyor. Böylece de ŞamValisi oldu. Ben o zaman 16 yaşındaydım. Sultan, bütün toplantılarında beniyanından ayırmıyordu. Kendisi entelektüelleri, filozofları, düşünürleri,şairleri ve din adamlarını çok severdi. Bunlara sık sık davetler verir, sohbetlerini dinlerdi. Bu davetlere ben de katılırdım. Bazen ava çıkardık; panterleri, geyik kovalayan çıtaları ve aslanları seyrederdik. 

Mart 1164’te Sultan Nurettin, Generali Şêrkoh’a Kahire Seferi için emir verdi.Amcam Şêrkoh beni yanına çağırarak; ‘Yusuf, sen de benimle geliyorsun’ dedi.Ben o zaman 27 yaşındaydım. 1 Nisan 1164’te Sudan Kapısından Şamdan çıktık.General Şêrkoh, on binlerce Kürd süvariden oluşan ordusuyla gurur duyuyordu.Mayısın başı 1164’te zaferle Şam’a geri döndük. Bu savaşta gösterdiğim başarı,sevk ve idaredeki becerim nedeniyle, Sultan Nurettin beni ‘Şina’ ilan etti.Böylece de 27 yaşımda, koca Şam’ın Emniyet Müdürü olmuştum. Akşamları sufiarkadaşlarımla buluşuyor, saatlerce zikir çekiyorduk.  ‘La ilaheillallah’  diyerek, belden yukarısını sallayarak, ruhumuz huzura kavuşuncaya kadar devam ediyorduk.

“Ocak 1167’de tekrar Kahire’ye sefere çıktık. Bu sefer General Şêrkoh’unyanında komutan olarak. Ağustos 1167’de Şam’a geri döndük. Buradan da Halep’eSultan Nurettin’in yanına gittik. Burada zamanımı kuş, çita, panter ve aslan avlamakla geçiriyordum. Halep ovası ve dağları bu hayvanlarla doluydu. Bu arada annem bütün tanıdıkları seferber etmiş, beni evlendirmek için kız arıyordu.Benim için o kadar çok seçenek vardı ki; mavi gözlü Kürd kızları, yeşil gözlüSuriye (Nusayrili) kızları ve siyah gözlü Arap kızları. Ben de sonunda, asil vemavi gözlü bir Kürd kızını tercih ettim. Çünkü evimize en uygun olanı o idi.Şemsê ile nişanlandık.

Aralık 1168’de Franklar, Kahire’de yaptığımız anlaşmayı bozmuşlar ve Kahire’yiyeniden işgal etmişlerdi. Sultan beni çağırdı; ‘acele Şêrkoh’u bul’ dedi. Ben Şêrkoh’u bulduğumda; ‘6000 Kürd süvariyi çoktan hazırladım bile’ dedi. 2000süvari de Halep’te hazırdı. Bunların arasında Türkmenler de vardı. Amcam çok istemesine rağmen, bu sefere katılmak istemiyordum. Ama yine de katıldım. 4Ocak 1169’da Kahire kapılarına dayandığımızda, Franklar bizimle savaşmayı bilegöze alamadılar, çekilip gittiler. Böylece, Şêrkoh hiç kan dökmeden Kahire’yiteslim aldı. Fatımi Halifesi bize çok büyük ilgi gösterdi. Ama, vezir Şavar iki yüzlünün biriydi. Biz Kahire’den ayrılınca, yeniden Frankları çağıracağ ıhaberini aldım. Amcamın karşı çıkmasına rağmen, vezir Şavar’ı öldürdüm. 18 Ocak1169’da Şêrkoh kendisini Kahire’ye vezir ilan etti. 23 Mart 1169’da, akşamyemeğinden sonra banyoya giren Şêrkoh, kalp krizinden öldü. Çok üzüldüm, artık ben her şeyimi kaybetmiştim. Derhal Halep’e dönmek istiyordum. 26 Mart 1169’da Fatımi Halifesi, beni Şêrkoh’un yerine vezir atadı. Bu işte gönülsüz olmamarağmen, çok zorluk çekmedim. Çünkü daha önce Şêrkoh için şehrin idaresini vememurlarını hep ben ayarlamıştım. Ben 32 yaşında, artık küçük Yusuf değildim.Çünkü artık Mısır’ın Veziri Selahattin olmuştum.

Ağustos 1169’da kardeşim Turanşah, diğer kardeşlerimi ve Şemsê’yi de alarak,Kahire’ye yanıma geldiler. Burada Şemsê ile evlendim. Şemsê çok güzel bir Kürd kızıydı. Ay gibi yüzünü, yay gibi kaşlarının altındaki mavi gözler süslüyordu.İnce uzun boylu, sarı saçları beline kadar iniyordu. Sanki başından aşağı balsüzülüyordu. Şemsê beni çok mutlu etti. Haziran 1170’te oğlum El Abdal Ali’yidoğurdu. İlk defa baba oldum. Daha sonra çok çocuklarım oldu. Nisan 1170’tebabam Eyüp de Kahire’ye geldi. Onu İskenderiye Komutanlığına, kardeşimTuranşah’ı Yukarı Nil Komutanlığına getirdim ve diğer kardeşlerime de Mısır’ınidaresini paylaştırdım. 

Eylül 1171’de Bağdat’ta Halife El Mustarut öldü, yerine oğlu El Mustazi geçti.Sultan Nurettin’e karşı çıktı. Çünkü Kahire’de hala Abbasilerin siyah bayrağı dalgalanıyordu. 200 yıldan beri, Mısır’da bir Şii Fatımi Halifeliği vardı. Bizaile olarak Şafiiydik. Buradaki Şii Fatımi Halifesine dokunmak istemiyordum.Çünkü el yakıyordu. Ayrıca, beni Vezir yapan da Fatımi Halifesiydi. Sonunda,14’üncü Fatımi Halifesi hastalandı ve öldü. Önemli bir olay da kendiliğinden çözüldü. Halife öldüğünde 21 yaşındaydı. Arkada 4 dul kadın, 11 erkek ve 4 kız evlat, 152 hizmetçi, muhteşem bir saray ve bir servet bıraktı. Sarayınkütüphanesinde 200 binden fazla kitap vardı. Kasadaki 2 milyon dinarın talan edildiği söylendi. Bu servetin bir kısmını ben aldım ve önemli bir kısmını Sultan Nurettin’e gönderdim.

15 Mayıs 1174’te sultan Nurettin kalp krizinden öldü ve geride sadece 11 yaşındaki oğlu Melik Salih İsmail’i bıraktı. Böylece bana yeni ve çok önemligörevler düşmüştü. Çünkü Araplar bu fırsattan yararlanarak, Şam’ı ele geçirmeye çalışıyorlardı. Ben derhal Şam’a hareket ettim. Böylece Şam yönetimini elealdım. Suriye’deki bütün kaleleri ele geçirdim. Hatta kısa bir süre önce,Nurettin’in Kılıç Aslandan aldığı Konya’yı, Ermenilerden aldığı Malatya’yı bile ele geçirdim. Sonunda Halife Mustazi, beni Suriye ve Mısırın Sultanı ilan etti. 

Şubat 1177’de İskenderiye’ye geri döndüm. Oğullarım El Abdal Ali ve El AzizUtman da yanımdaydı. Çocuklar denizi görünce çok sevindiler. Benim amacım,güçlü bir bahriye oluşturmaktı. Elimizdeki gemileri yenileyip ve yenilerini yapmaktı. Bu iş için, Ürdün Dağlarındaki sonsuz ormanlar, bize istediğimiz kadar ağaç veriyorlardı.” diye anlatıyor kendini.





SELAHADDİN-İ EYYUBİNİN  10 LİDERLİK SIRRI

Selahattin Eyyübi'yi eşşiz bir komutan haline getiren düsturlar nelerdi? Kalbinin pusulası nereye işaret eder, zihninin çarkları nasıl çalışır, meşrebi zamane insanına neler söylerdi? Derin Tarih Dergisi Mart sayısında, Muharrem Kesik imzalı dosya ile Eyyübiler'in kurucusu Selahaddin Eyyübi'nin şiar edindiği prensipleri açıklıyor. 

İşte yaşadığı dönemde Selahaddin Eyyübi'yi eşşiz bir kumandan ve devlet adamı kılan liderlik sırları:

Ya ilim öğren ya cihad et

Selahaddin Eyyubî’nin şahsiyeti üzerinde Zengîler Devleti’nin ünlü hükümdarı Nureddin Mahmud Zen­gî’nin (1146-74) büyük etkisi olmuş­tur. Selahaddin, ölümüne kadar Mı­sır’ı Nureddin’in naibi sıfatıyla idare etmiş, iç ve dış düşmanlara karşı ko­rumuş ve bu bölge için gerekli idarî, askerî, kültürel ve iktisadî reformları yaparak ülkeyi içte ve dışta itibarlı hale getirmiştir. Yemen, Hicaz, Libya ve Kuzey Sudan’ı kontrolü altında tu­tan Selahaddin, 3. Haçlı Seferi sırasın­da verdiği mücadele ve sağlam duru­şu ile İslam dünyasının kahramanlık sembolü haline geldi. Aynı zamanda imarcı, kültürel ve insani değerlerin koruyucusuydu. Zamanını ilim, cihad veya devlet işleriyle geçirirdi.

Davana inan, hedefe kilitlen

Nureddin Zengî’nin ölümünden sonra iki ana gaye uğrunda çaba har­cadı: 1) Nureddin döneminde oluştu­rulan siyasî birliği dağılmaktan ko­rumak ve onun zamanında girişilen imar faaliyetlerini devam ettirmek, 2) bir türlü gerçekleştirilemeyen Ku­düs’ün ve sahil bölgelerinin Haçlı is­tilasından kurtarılıp İslam dünyasını düştüğü içler acısı durumdan çıkar­mak. İlk hedefine 10 yıldan fazla sü­ren bir mücadelenin ardından ulaştı. Hıttin zaferi ve sahil bölgesinin fet­hiyle ikinci gayesine ulaşmasına az kalmıştı ki, 3. Haçlı Seferi buna en­gel oldu. İslam dünyasının kendisini yalnız bırakmasına rağmen Haçlılara karşı giriştiği amansız mücadele, gös­terdiği gayret ve sebat Avrupalılara Kudüs’ü geri almanın imkânsızlığını gösterdi. Böylece Nureddin’in ölü­müyle boşalan mevkii hakkıyla doldu­rup, ondan devraldığı İslam sancağını daha ileri taşıyarak emsalsiz bir lider olduğunu ispatladı. Ölümünden sonra yerini doldurabilecek bir lider çıkma­dığı için sahilde birbirinden ayrı üç bölgeye sıkıştırılmış olan Haçlı dev­letleri varlıklarını bir asır daha devam ettirebildiler.



Biriktirdikçe değil dağıttıkça çoğalırsın

Cömertliği dillere destandı. Öldü­ğünde has hazinesinde topu topu 1 Mısır dinarı (altın para), 36 ya da 37 Nasırî dirhemi (gümüş para) vardı. Bir şey vereceği zaman uzun uzadıya düşünmezdi. Akka önlerinde Haçlılar karşısında kaldığı süre içinde develer hariç 18 bin at ve katır masraf etmiş­ti. Harcadığı para, altın, elbise ve si­lahların tespiti ise mümkün değildi. Mısır’daki Fatımî Devleti’ni ortadan kaldırdığı zaman (1171) sayılamaya­cak kadar çok ve çeşitli zahire ele ge­çirmiş ancak hepsini halka dağıtmış­tı. O dönemde çok zengin olan Âmid (Diyarbakır) şehrini ele geçirince ga­nimeti arkadaşlarının itirazlarına rağ­men Artuklulardan Nureddin b. Kara Arslan’a vermişti. Savaşta kendi atını askere verir, başkalarından at isterdi. Herkes onun atına biner, ondan iyilik ve ihsan beklerdi. Bir kaynak 3. Haçlı Seferi sırasında askerlerine 12 bin at dağıttığını söyler.

Tevazu ve saygıya misliyle döner

Veziri ve sır kâtibi Kadı Fadıl, karde­şi el-Melikü’l-Adil, yeğenleri Takiyyüd­din ile Ferruhşah gibi akrabalarının, birçok değerli bürokrat, ilim adamı ve kumandanın Selahaddin’in başa­rısındaki payı büyüktür. Tevazu gösterip onlara danışmaktan ve başarılı uygulamalarını örnek almaktan çekinmemesi askerlik dehası ile ilmi buluşturup çağdaşlarının kolay kolay göze alama­yacağı başarılara imza atmasını sağlamıştır.

Hiç kimseye karşı bü­yüklük taslamaz, asla ki­birlenmezdi. Kibirlenen hükümdarları ayıplardı. Fakirler ve dervişler yanında toplanır, semâ merasimleri düzenler­lerdi. Biri semâ için kalksa o da ayağa kalkar ve semaını bitirinceye kadar oturmazdı.

Bilgiden Fayda var münakaşadan değil

İyi bir eğitim görmüş olup Türkçe, Kürtçe, Arapça ve Farsça biliyordu. Kur’an-ı Kerim ve Ebu Temmam’ın el-Hamase adlı eseri ezberindeydi. Tarih bilgisine sahipti ve tarihî tecrü­belerden sık sık faydalanırdı. Onun meclisinde bulunanlar hiç kimseden duymadıkları bilgileri ondan öğrenir­lerdi. Silefî, Kutbeddin en-Nişaburî, İbn Avf ve İbn Şeddad gibi zamanın­daki büyük din âlimlerinden hadis ve fıkıh dersleri almıştı. Bununla birlikte fakihlerin münakaşalarından ve felse­fecilerden hoşlanmazdı. Müneccimle­rin verdiği haberlere ise asla itibar et­mezdi. Amelde Şâfî, itikadda Eşari’ydi.



Adalet düşmanın da hakkı

Yeğeni Takiyyüddin’i kendisin­den şikâyetçi olan bir kişiyle birlikte hâkim huzuruna çıkmaya zorladığı bilinir. Akka karşısında karargâh kur­duğu sıradaydı; ordu kadısı ile birlik­te at sırtında dolaşırken bir Yahudi onlara şöyle bağırdı: “Müslümanların şeriatından (hukukundan) yardım di­liyorum.” Gulâmlar (askerler) hemen adama sordular: “Kimden şikâyetçi­sin, sana haksızlık yapan kimdir, bize söyle.” Yahudi cevap verdi: “Sultan’ın kendisi. Gulâmları bana tecavüz etti.” Bu sözleri işiten Sultan’ın canı çok sıkıldı ve derhal atından indi. Onu gören kadı da hemen atından indi. Sultan Selahaddin, kadının karşında Yahudi ile yan yana durdu. Yahudi kadıya anlatmaya başladı: “Ben Şam tacirlerindenim. Deniz yolu ile İsken­deriye’den geliyorum. Yanımda 20 yük şeker vardı. Akka limanına çıkın­ca adamlarınız beni soydular ve bana, sen kâfirsin, malların Sultan’ın hakkı, dediler.” Bunun üzerine Selahaddin şekere el koyanları getirtti. Bunlar şekeri hazineye teslim ettiklerini söy­lediklerinden şekerin bedeli Yahudi tacire ödendi.

Bir gün adamlarından biri bir de­veci hakkında şikâyette bulunmuştu. Bunun üzerine Sultan, “Müslümanla­rın aralarındaki anlaşmazlıkları çözen kadıları vardır. Mahkemeye şikâyet kapısı herkese açıktır. Ben inzibatı te­min ile mükellefim. Mahkeme senin hakkında gerekli gördüğü kararı ve­rir” demişti.

Basit hataları büyütmek seni küçültür

Sultan Selahaddin küçük hataları görmezlikten gelir, kızmazdı. Bir gün ileri gelen adamları ile birlikte oturur­ken çocuk yaşta olan gulâmlar oyun oynuyorlardı. Bunlardan biri ayağın­daki sandaleti çıkarıp arkadaşına fır­lattı, ancak ayakkabı Sultanın dizinin dibine düşmesin mi! O ise bir gönül sultanına yakışır biçimde hemen yü­zünü başka tarafa çevirdi ve yanında­kiyle konuşmağa devam ederek hadi­seyi görmemiş gibi davrandı.

Bir defasında sıcak bir günde adam­larından su istedi fakat su getirilmedi. İkinci ricasında yine kimseden ses çık­madı. Üç, dört, beş. Su getiren yoktu. Bunun üzerine dayanamayarak “Dost­lar, vallahi susuzluktan öleceğim” de­yince suyu içmek kısmet oldu.

Gönülleri fethet!

Güler yüzlü olup yüzünü asmazdı. İnsanlar hakkında iyi sözler söylen­mesini ister, kendisi de seviyesi düşük ve kaba sözler sarf etmezdi. Sultan’ı Kudüs’te ziyaret eden meşhur âlim Abdüllatif el-Bağdâdî onun hakkında şu sözleri sarf etmiştir: “Huzuruna vardığımda gözleri heybet, kalpleri muhabbetle dolduran bir hükümdar gördüm. Arkadaşları ona benzemeye çalışıyorlar, birbirleriyle iyilikte yarı­şıyorlardı. Huzuruna çıktığım ilk gece meclisini âlimlerle dolu buldum. Bu âlimler çeşitli ilim dallarında konu­şuyorlardı. İnsanlar, onda peygamber­lerde gördükleri meziyetlere benzer özellikler gördüler. İyi, kötü, Müslü­man ya da kâfir olsun herkes tarafın­dan seviliyordu.”



Cömertliği dillere destandı. Öldü­ğünde has hazinesinde topu topu 1 Mısır dinarı (altın para), 36 ya da 37 Nasırî dirhemi (gümüş para) vardı. Bir şey vereceği zaman uzun uzadıya düşünmezdi.

Hataları affet ihaneti asla!

Sözüne sadık, insani duyguları kuvvetli biriydi. Hata yapanları, ken­disine kaba davrananları ve suçluları affetmekten yanaydı. Hep şöyle derdi: “Haklı olarak cezalandırmaktansa af hususunda hata yapmayı tercih ede­rim.” Ama bunun da istisnaları vardı. Mesela Fatımîlere önce yumuşak dav­ranmış, ancak düşmanlarla birleşe­rek aleyhinde komplo hazırlamaları üzerine tutumunu değiştirmişti. Haçlı lideri Renauld de Chatillon’u yeminle­rini sık sık bozduğu için öldürmüştü. Bu kararı verdiği sırada hükümdarla­rın öldürülmesinin âdet olmadığını, ancak onu yeminlerini tutmadığı için öldürdüğünü söylemiştir. Kudüs ve sa­hil bölgesinin fethi sırasında Haçlılara gösterdiği merhametli davranışları Av­rupalı tarihçilerce büyük bir takdirle karşılanmıştır. Templier (Tapınak) ve Hospitalier şövalyelerine karşı da sert davrandığını biliyoruz. 3. Haçlı Sefe­ri’ne komuta eden İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard’ın Akka’da aman dile­yen Müslümanları kılıçtan geçirme­sinden sonra o da misilleme olarak ele geçirdiği Haçlıları öldürtmüştür.

Güven ver emniyet bul

Hayatı boyunca verdiği sözden döndüğü ve ahdine vefa göstermediği görülmemiştir. Bu yüzdendir ki Haçlı Seferlerindeki en büyük rakibi Arslan Yürekli Richard ve onun nezdinde Av­rupa’nın büyük saygısını kazanmıştır. Askerleri ona karşı itaatkârdı; çün­kü adamlarına, askerlerine ve me­murlarına arkadaş gibi davranırdı. Herkes onun yanında kendisini rahat hisseder, bir sultan ile oturduğunun farkında olmazdı. Bu yüzden fikirleri­ni çekinmeden ona açabilirlerdi.

YENİ ŞAFAK 

  
5921 kez okundu

Yorumlar

selahaddin eyyubi     12/06/2014 15:55

KENDİ DİLİNDEN SULTAN SALAHADDDİN EYYÜBİ Orijinali İskenderiye Kütüphanesinde bulunan Selahattin Eyyubi’nin el yazması günlüğünün, Fransız Gazetesi Genevieve Chauvel tarafından romanlaştırılmış, “Ben Selahattin” isimli kitapta şöyle diyor: “Bunları yazmaya başlamadan önce kendimi tanıtayım.” Evet, Selahattin’in ağzından hep birlikte Selahattin’i tanıyalım. “Önce, ben Kürdüm. Ramadi aşiretindenim. Bu aşiret, Kürdlerin en eski ve asil aşiretlerinden biridir. Aşiretin yerleşik yeri, Batı Azerbeycandır.
Misafir -

selahaddin eyyubi     12/06/2014 15:49

Kimse boşu boşuna o güzel çenesini yormasın tarih aha orda :) büyük komutan KÜRTtür
Misafir -

.

H.Abdurrahman KEDALİ
(Bilgi, Sayfası)
DÜŞÜNDÜREN MİZAH KÖŞESİ
ŞAİR VE YAZARLAR KÖŞESİ




Site Haritası
FIKRA KÖŞESİ